Skip to main content
  • Karinca Ve H.ibrahim

Karinca Ve H.ibrahimin Hikayesi Duygusal Hikaye

Sayfamizda bulunan diyer Hikayeler burdan göz atabilirsiniz.

Karinca Ve H.ibrahim Hikayesi Duygusal Kisa Hikaye 'lerKarinca Ve H.ibrahimin Hikayesi Duygusal Hikaye

Hz İbrahim peygamber, kral Nemrut’ a karşı gelmiş. Nemrut, ne güçlü ve acımasız bir kral olduğunu herkes görsün anlasın diye Hz ibrahim‘ in ateşte yakılması emrini vermiş. Meydanda odunlardan büyük bir yığın yapıp odunları tutuşmuşlar. O kadar büyük bir alevmiş ki bulutlara kadar yükselmiş. Bütün hayvanlar ateşten korkmuş kaçmış. Nemrut’un askerleri İbrahim peygamber‘i mancınıkla ateşin tam orta yerine atacaklarmış.

Bu sırada, göklere kadar varan ateşe doğru bir karınca ağzında küçücük bir damla su ile telaşla gidiyormuş.  Başka bir karınca onun bu telaşını görüp sormuş:

 – Acele ile nereye gidiyorsun?

Telaşla yetişmeye çalışan karınca, ağzındaki bir damla suyu ellerinin arasına alıp cevap vermiş:

– Haberin yok mu? Nemrut, Hz İbrahim peygamberi ateşe atacakmış.  Meydana ateşin olduğu yere su götürüyorum.

Diğer karınca kahkahalarla gülerek demiş ki:

Senin yanan büyük ateşten haberin yok mu? Ateşe hiç bakmadın mı? Ne kadar büyük, senin bir damla suyun ateşe ne yapabilir ki?

Bir damla su taşıyan karınca:

– Olsun, hiç olmazsa hangi taraftan olduğum anlaşılır.

Kalp ve dil

Kalp ve dil

Hazreti Lokman (Lokman Hekim), yanında yardımcısı ile ava çıkmıştı. Avdan dönerken bir kabile reisi Lokman Hekim’e bir gece misafir kalması için ısrar etti. Lokman Hazretleri de kabul ederek o gece misafir kaldı. Kabile reisi Hazreti Lokman için bir koyun kestirdi. Hazreti Lokman çömezine:

— Kesilen hayvanın en temiz iki azasını kes bana getir, dedi. Çömezi gidip koyunun kalbini ve dilini kesti getirdi. Hazreti Lokman:

— Aferin bildin, dedi.

İkinci gün başka bir kabile reisi, Hazreti Lokman’a bir gece de kendisinde misafir kalması ve evini şereflendirmesi için ısrar edince, Lokman Hazretleri onu da kırmayıp bir gece de onun evinde kaldı.

Orada da ziyafet olarak bir koyun kestiler. Hazreti Lokman gene çömezine bu sefer:

— Hayvanın bana en pis yerinden ikisini kes getir, dedi. Yardımcısı yine hayvanın dilini ve kalbini kesip önüne koydu. Lokman Hazretleri çömezine: — Aferin bunu da bildin. Hakikaten insanın ve hayvanın en pis ve temiz yeri, kalbi ve lisanıdır, buyurdu.

Hanımlar Çok Kazançlıdır

Hanımlar Çok Kazançlıdır

Bir gün, Peygamber (aleyhissalatü vesselam) Efendimiz kızı Hz. Fatıma’nın(r.anha) evine gelir. Evde görür ki, Hz. Fatıma oturmuş, elinde Hz. Ali’nin(radıyallahu anhüma) elbisesinin söküğünü dikiyor. Ayağıyla da, Hz. Hasan’ın beşiğini sallıyor, ağzıyla da Kur’ân-ı Kerim okuyor. Bu haldeyken Peygamberimiz içeri girince, Hz. Fatıma:

- “Buyur babacığım” diye ayağa kalkar.

Peygamberimiz:

- “Kalkma kızım, otur otur” diye ısrar eder, ama Hz. Fatıma yine de ayağa kalkar.

Peygamberimiz (s.a.v.):

- “Keşke otursaydın” diye ısrar edince, Hz. Fatıma merak eder:

- “Babacığım sen gelirsin de, ben ayağa kalkmaz olur muyum? Niye otursaydım ki?” der.

Peygamberimiz:

- “Kızım, hanımlar çok bahtiyardır, kazançlıdırlar. Ben kapıdan içeri girdiğim zaman, buranın meleklerle dolu olduğunu gördüm.” buyurur. Hz Fatıma:

- “Babacığım, bu kadar melek niçin gelmiş buraya, diye sorar. Rasulullah:

- “Her birisi, bir başka sebepten gelmişti. Sen elinle kocanın elbisesinin yırtığını dikiyorsun, hizmet ediyorsun, işte meleklerin bir kısmı, senin kocana hizmet edişinden dolayı gelmişlerdi. Bir hanımın gönül rızasıyla kocasına hizmet etmesi, meleklerin tebrik edeceği bir ibadettir. Diğer bir kısmı da elinle kocanın elbisesini dikerken, ayağınla da oğlunun beşiğini sallıyordun, bir hanımın çocuğuna bakması, isteyerek, severek, şefkatle, sevgiyle hizmet etmesi, meleklerin gelip seyredebileceği bir hizmettir. Meleklerin bir kısmı da, oğlun Hasan’ın beşiğini salladığın için gelmişlerdi. Sen ağzınla da boş durmuyor, Kur’ân-ı Kerim okuyordun, işte büyük bir kısmı da senin okuduğun Kur’ân-ı Kerim’i dinlemek için gelmişlerdi. Kızım, hanımlar çok şanslıdırlar, eğer niyetlerini düzeltirlerse, eğer duygularını düzeltirlerse, eğer bu saydığım hizmetleri bilinçle, ibadet kastıyla yaparlarsa, onların yaptığı bütün işler, ibadet yerine geçer.”

Kaynak: (Ahmed b. Hanbel, Müsned, İ, 191)

Allah seni cehennemine bile almaz

Allah seni cehennemine bile almaz

Eski bir tarihte, Anadolu’nun bir beldesine uğrar Hızır Aleyhisselam. Maksadı halkın ahvaline muttali olmak, yardıma muhtaç olanlara kol kanat germektir. Belde ahâlisinden iki kişi çok dikkatini çeker. Birincisi şehrin ibadete en düşkün insanıdır. Mescid kuşudur âdetâ… Belli başlı ibadetlerden kalan vaktinde dahi boş durmayıp sürekli zikreder, düşünür, tefekkür eder. Kîl ü kâle, boş lakırdıya tenezzül edip de kulak asmaz. Bütün derdi tasası ahiret… Ve nâil olduğu mertebenin büyüklüğü görülür üzerinde. Yürüyüşünde, oturuşunda, kalkışında, insanlara bir çift söz edişinde bir ululuk, bir tekebbür vardır. İbadet ve itaatle geçen ömrünün âkıbetinden yana duyduğu büyük bir emniyet içerisindedir sanki.

Ve Hızır Aleyhisselam o belde halkından kim ile konuştuysa, bu mübarek, muhterem insanın, yüzde yüz cennete gireceğine inandıklarını müşahede eder. Deseler ki hani, “bu belde halkından sadece bir kişi cennete girecek” Ahâli “mutlaka odur” der. “Ondan başkası nasıl olabilir ki?”

Acaba bir insan bu kadar da hürmete lâyık mıdır, diyerek şaşar Hızır… Onun hayretle müşahede ettiği bir ikinci kişi ise, bu muhterem şahsın tam tersi istikamette yol alan bir günahkardır. Ömründe ondan daha murdar, daha mendebur bir insan görüp görmediğini düşünür. Vaktiyle bütün haramları işlemiş, cürümden isyandan yana takati kalmadıysa da, aklı fikri hâlâ mâsıyette. İçki içerken bir köşede sızar kalır. Kendine gelir gelmez ilk işi, şişesinden bir yudum daha içmektir. Hani güzel bir insandan bahsedilirken, her halinde bir güzellik var, denilir ya… Bu adamın da her halinde başka bir çirkinlik var. Ahâliden biri onu uzaktan görse hemen yolunu değiştirir. Yakınından geçmek mecburiyetinde kalsalar, tiksintiyle yüzlerini buruşturup hiç oralı olmamaya çalışırlar… Sanki o pis herif orada yok. Görüp de ne yapacaklar zaten, şeytan görsün yüzünü. Düşünmezler ki şeytan görse ne yapacak ki?

Onca yıldır ikaz edip dert anlatamadıkları herife hakaret etmeye dahi doymuşlardır artık. Kimsenin gözünde kuldan sayılmaz. Ve ahâli inanır ki bu fâsık, cehenneme bile giremez. Allah Teâlâ böylesi bir kulu cehennemine alıp da ne yapacak ki. Böyle bir kula cehennem mükâfât olur.

Buna da şaşar kalır Hızır Aleyhisselam. Bir kul da hiç bu kadar düşer mi acaba?

Âbid şahsın yanına gidip kendisinin Hızır olduğunu söyler. Bir isteği var mıymış öğrenmek ister. “Rabbimin katındaki mevkiimi bilmek isterim mümkünse. Cennetliklerden miyim, yoksa hafazanallah cehennemliklerden mi?” “Peki inşallah” deyip yanından ayrılırken, sallana sallana gelir ötekisi. Her hâli tavrı ibâdet olan muhterem, hemen yüz çevirip uzaklaşır oradan. Konuştuklarını duyan adam da sarhoş bir edâ ile rica eder: “Benim de yerimi öğrenebilir misin? Acaba ben cehennemlik miyim? Sualin garabetine şaşıp adamın haline acıyan Hızır, “peki öğreneyim” der ve beldeden ayrılır gider uzaklara.

Bir iki sene aradan sonra Hızır Aleyhisselam o beldeye tekrar uğrayıp Âbid’i ibâdetlerinin mükâfatı olarak kendisine ihsân edilen cennet ile müjdelemek ister. Karşılaştıklarında Âbid hiç acele etmeden, sükûnet ve teennî ile sorar. Hızır tebessüm ve sürûr içinde en güzel haberi verir kendisine: “Müjdeler olsun sana, Cennetliksin, ne kadar şükretsen azdır değil mi?” Bu muazzam haberi soğuk bir tebessümle karşılayan Âbid: “Biliyordum zaten” der, o her zaman ki emin haliyle. O basit tebessüm, insanın içini donduruveren buz gibi gülümseme, dağlardan ağır gelir Hızır’a… Bu kibir görüntüsü karşısında âdeta ezilir, içi titrer ve arkasına dahi bakmadan uzaklaşmaya çalışır. Bu sefer de ayakta dahi duramayan o rezil herif dikilir karşısına. Sallana sallana sorar kendisine. Üzüntüsü iki kat daha artar Hızır Aleyhisselam’ın, içi daha bir ezilir: “Yazık etmişsin kendine, çok yazık etmişsin. Seni Cehennemlikler arasında gördüm” der. Duyduklarına inanamayan adam, hayretten büyüyen gözleriyle şaşkın şaşkın sorar: “Cehennem mi dedin sen? Allah beni Cehennemine kabul mü etmiş?” deyip bırakır kendini yere… Ömründe secde etmeyen adam, bir türlü beceremez secdeyi de, yerde göz yaşları içerisinde debelenir durur. Bir yata bir kalka, iyiden iyiye toza toprağa bulanır. Görenler şaşkın şaşkın ona bakar, kimi tiksinir döner arkasını gider. O onlarla da alay etmekten geri durmaz. Sarhoş nârasını andıran bir âvâz ile: “N’olduuu… Allah seni cehenneme almaz diyordunuz hani. Hani ben cehenneme bile layık değildim n’olduuu… Gördünüz mü Rabbim bana Cehennemi bahşetti. Beni hiçlikle, yoklukla cezalandırmadı sizin gibi.” Çıkarır cebinden içki şişesini, vurur yere, parçalar, yakasını paçasını yırtar ha bire: “Aha benden tövbe sana Allah’ım. Madem beni kabul ettin cehennemine, ben de senin cehennemine lâyık bir kul olmaya çalışacağım bundan sonra. Sana söz, bak bir daha günah işlemeyeceğim, sen tek beni kulun olarak gör e mi? Ben yokmuşum gibi yapma. Var ettin ya beni, yoklukla cezâlandırma.”

Zavallıyı kendi hâline bırakan Hızır, ne olup bittiğini anlayamamanın şaşkınlığı ve hayreti içerisinde kendi kendine söylenerek uzaklaşır: 

“Keşke bu iki insan, şu anda makamlarının değiştirildiğini bilselerdi.”

Azrail'in Güzelligi

Azrail'in Güzelligi


Okumaya değer gerçek ve çok güzel bir hatıra. . .

Ben, 40 yıllık bir kanser uzmanı olarak maddeyi aşan sayısız olayla karşılaştım ve bunları, hatta o olaya şahit olanlarla birlikte belgeleyerek özel bir arşiv yaptım. 

Bunlardan biri de 1976 yılında yaşanmış olan olayı size nakletmek istiyorum. Kanser teşhisinin yapıldığı hastanede  başhekimken Serap adında genç bir hanım hastam vardı. Bu hastam göğüs kanserine yakalanmış ve tedavi için yurt dışına gitmek istemesine rağmen, bazı formaliteler sebebiyle o imkanı bulamamıştı. 

Serap'ı özel bir ilgiyle bizzat ben tedavi altına aldım ilgilendim. Ve kısa bir süre sonra da iyileştiğini gördüm. Ancak Serap'ın da bütün diğer kanserliler gibi ilk 5 yıllık süreyi çok dikkatli geçirmesi gerekiyordu. Bir iş kadını olan Serap, 4 yıl kadar sonra 1 ihale içinİ zmir'e gitmek istedi. Kışaylarında olduğumuz için uçakla gitmesi şartıyla kabul ettim. Maalesef bilet bulamamış ve benden habersiz bindiği otobüsün kaza geçirmesi üzerine 6 saat kadar mahsur kalmış.

Dönüşünden kısa bir süre sonra kanser, kemik ve akciğerine yayıldı. Serap bacak kemiklerindeki metastaz nedeniyle yürüyemez hale gelirken,hastalığın akciğerdeki tezahürü sebebiyle de devamlı olarak oksijen cihazı kullanıyor ve söylediği her kelimeden sonra ağzını o cihaza yapıştırarak nefes almak zorunda kalıyordu. 

Yine bir gün evine gittiğim de yine güçlükle konuşarak:


-"Doktor bey, ben size dargınım" dedi. "Niçin?" diye sordum.


-"Siz Allah yolunda dindar bir insanmışsınız. Niçin bana da, ALLAH 'ı, ölümü,ahireti anlatmıyorsunuz?"


Dini inançlarının çok zayıf olduğunu bildiğim için bu teklifi karşısında oldukça şaşırdım. O'nu üzmemeye çalışarak:

-"Doktora ulaşmak kolaydır. Parayı bastırdın mı istediğine tedavi olursun. Ancak iman tedavisi için gönülden istek duymalısın." dedim.


Konuşmaya mecali olmadığından "Ben o isteği duyuyorum" manasında başını salladı. Artık ümitsiz bir tıbbi tedavinin yanı sıra, ebedi hayatın vesaadetin reçetesi olan iman derslerimiz başlamış ve dersler"hızlandırılmalı öğretime" dönmüştü. Anlattığım iman hakikatlarını bütünruhuyla meczediyor ve arada bir soru soruyordu.


Vefatına bir haftakala:


-"Doktor bey,'' dedi. ''Ben ölürken ne söylemeliyim?"


-"Senin durumun çok özel" dedim. ''Kelime-i Şehadet sana uzun gelebilir. O anı farkedince ''Muhammed'' (s.a.v) sana yeter." dedim.


O, haliyle tebessüm ederek yine başını salladı. Çok ıstırabı olduğu için Serap'a sürekli morfin yapıyor ve O'nu uyutmaya çalışıyorduk. Ben, bir iş seyahati sebebiyle bir müddet ziyaretine gidemedim. 


Dönüşümde annesi telefon ederek:


-"Serap, bir haftadır morfin yaptırmıyor." dedi. "Sabahlara kadar inliyor ve çok ıstırap çekiyor ne olur bir şey yapın" dedi. Hemen eve gittim ve iğne yaptırmamasının sebebini sordum. 


Aldığım cevabı hala unutamıyor ve hatırladıkça ürperiyorum. 

- "Ya morfinin tesiriyle ölüme uykuda yakalanır ve sonnefeste "Muhammed" (s.a.v) diyemezsem?.


İşte Serap, böyle ince düşünceli bir hanımdı. Bu arada benden istihareye yatmamı ve eğer bir kaç gün daha ömrü varsa , son günü uyanık kalacak şekilde morfin yaptırılmasını rica etti. Ben hiç adetim olmadığı halde cuma gününe rastlayan o gece istihareye yattım ve Serap'ın acizliği hürmetine sandığım salı gününe kadar yaşayacağına dair işaret sezdim.


Ertesi gün O'na:


-"Hiç korkma!" dedim. "İğneyi vurdurabilirsin"


Ve Serap bir veda niteliği taşıyan bu görüşmemizde son sorusunu dasordu:


-"Doktor bey, Azrail bana nasıl görünecek?"


-"Kızım," dedim. "O bir melek değil mi? Hiç merak etme, sana yakışıklıbir prens gibi gelecektir."


Salı günü Serap'ın ağırlaştığı haberini alınca hemen eve gittim. Ancak malasef vefatına yetişememiştim. Ailesi tam manasıyla perişandı. 


Sadece kendisine uzun müddet bakan dindar bir hanım akrabası ayaktaydı ve beni görünce yanıma gelerek:

-"Doktor bey, biliyor musunuz, bu evde biraz önce bir mucize yaşandı!"dedi ve sözlerine devam etti:


-Serap, bir saat kadar önce oksijen cihazını attı ve "yataktan kalkması imkansız" olmasına rağmen kalkarak abdest aldı, iki rekat namazını kıldı. Bütün ev halkı hayretten donup kaldık. 


Ve kelime-i Şehadet getirerek vefat etmeden biraz önce de:


-Doktor bey'e söyleyin, dedi. Azrail, O'nun söylediğinden daha  güzelmiş!

Ahde Vefa

Ahde Vefa


Hz. Ömer arkadaşlarıyla sohbet ederken, huzura üç genç girerler. Derler ki:


Ey halife, bu aramızdaki arkadaş bizim babamızı öldürdü. Ne gerekiyorsa lütfen yerine getirin.


Bu söz üzerine Hz.Ömer suçlanan gence dönerek:


– Söyledikleri doğu mu diye sorar.


Suçlanan genç der ki:


– Evet doğru.


Bu söz üzerine Hz Ömer anlat bakalım nasıl oldu diye sorar:


Bunun üzerine genç anlatmaya başlar:


– Ben bulunduğum kasabada hali vakti yerinde olan bir insanım, ailemle beraber gezmeye çıktık, kader bizi arkadaşların bulunduğu yere getirdi. Affedersiniz hayvanlarımın arasında bir güzel atım var ki gören bir defa daha bakıyor. Hayvana ne yaptıysam bu arkadaşların bahçesinden meyve koparmasına engel olamadım;


arkadaşların babası içerden hışımla çıktı atıma bir taş attı, atım oracıkta öldü. Nefsime bu durum ağır geldi, bende bir taş attım, babası öldü. Kaçmak istedim fakat arkadaşlar beni yakaladı, durum bundan ibaret.


Bu söz üzerine Hz Ömer:


– Söyleyecek bir şey yok, bu suçun cezası idam. Madem suçunu da kabul ettin, dedi.


Bu sözden sonra delikanlı söz alarak:


– Efendim bir özrüm var, diyerek konuşmaya başladı.


– Ben memleketinde zengin bir insanım, babam rahmetli olmadan bana epey bir altın bıraktı. Gelirken kardeşim küçük olduğu için saklamak zorunda kaldım. Şimdi siz bu cezayı infaz ederseniz yetimin hakkını zayi ettiğiniz için Allah indinde sorumlu olursunuz. Bana üç gün izin


verirseniz ben emaneti kardeşime teslim eder gelirim. Bu üç gün için de yerime birini bulurum, der.


Hz. Ömer dayanamaz der ki:


– Bu topluluğa yabancı birisin, senin yerine kim kalır ki?


Sözün burasında genç adam ortama bir göz atar, der ki:


– Bu zat benim yerime kalır.


O zat Hz. Peygamber Efendimizin en iyi arkadaşlarından, Amr İbni As’dan başkası değildir.


Hz.Ömer Amr’a dönerek:


– Ey Amr, delikanlıyı duydun, der.


O yüce sahabi:


– Evet, ben kefilim” der ve genç adam serbest bırakılır.


Üçüncü günün sonunda vakit dolmak üzere ama gençten bir haber yoktur.


Medine’nin ileri gelenleri Hz. Ömer’e çıkarak gencin gelmeyeceği, dolayısıyla Amr İbni As’a verilecek idam yerine maktulün diyetini vermeyi teklif ederler. Fakat gençler razı olmaz ve babamızın kanı yerde kalsın istemiyoruz derler.


Hz. Ömer kendinden beklenen cevabı verir der ki:


– Bu kefil babam olsa fark etmez, cezayı infaz ederim.


Amr İbni As ise tam bir teslimiyet içerisinde der ki:


– Biz de sözümün arkasındayız.


Bu arada kalabalıkta bir dalgalanma olur ve insanların arasından genç görünür. Hz. Ömer gence dönerek der ki:


– Evladım gelmeme gibi önemli bir nedenin vardı neden geldin?


Genç vakurla başını kaldırır ve (günümüz insanı için pek de önemli olmayan):


– AHDE VEFASIZLIK ETTİ, demeyesiniz diye geldim der.


Hz.Ömer başını bu defa çevirir ve Amr İbni As’a der ki:


– Ey Amr, sen bu delikanlıyı tanımıyorsun nasıl oldu onun yerine kefil oldun.


Amr İbni As, vakurla kanımızı donduracak bir cevap verir:


– Bu kadar insanin içerisinden beni seçti. İNSANLIK ÖLDÜ, dedirtmemek için kabul ettim, der.


Sıra gençlere gelir, derler ki:


– Biz bu davadan vazgeçiyoruz.


Bu sözün üzerine Hz Ömer:


– Ne oldu, biraz evvel babamızın kanı yerde kalmasın diyordunuz, ne oldu da vazgeçiyorsunuz?,der.


Gençlerin cevabı da dehşetlidir:


MERHAMETLİ İNSAN KALMADI, demeyesiniz diye.